| [Ana Sayfa] | [Amaç] | [Fotoğraflarla Gerçekler] | [Çalışma Odası] | [Strateji] | [İletişim Odası] |
İNGİLİZLERİN ÇIKARDIĞI KARIŞIKLIKLAR VE ERMENİ MESELESİ Ömer Faruk Yılmaz İslâm-Türk düşmanlığı üzerine kurulu İngiliz politikası, Osmanlı Devleti'nin iyiye gidişini durdurmak ve yıkmak için çeşitli faaliyetlerde bulunuyordu. İsyan çıkarabilecekleri en münasip yerleri kendilerine faaliyet sahası olarak seçtiler. Pâdişâh'ın aleyhinde olan basını harekete geçirdiler. Arabistan yarımadasında, Necd bölgesinde yaşayan kabileleri, Doğu Anadolu'da Ermenileri devlete karşı isyan ettirdile r. Arabistan'da çıkan isyan sonunda Basra körfezi ve havalisi İngiliz nüfuzu altına girdi. Ayrıca Yemen'de de Osmanlılara karşı isyan çıkarttılar. Seneler süren çarpışmalarla yüz binlerce Osmanlı yiğidi şehid düştü. Giden bir daha geri dönmedi. Osmanlı kuvvetlerinin çöllerde hebâ olmasına sebeb olan İngilizler, Pâdişâh'ın hilâfet nüfûzunu bu şekilde kırmaya çalıştılar. Fakat, Sultan Abdülhamîd Han'ın cesâret ve celâdetle karşı koyması, İngilizleri daha çok yıkıcı faaliyet yapmaya sevkediyordu.Ermenilerin, Kürtlere benzeyen kıyafetler giyerek karışıklıklar çıkardıklarına dâir vesika (BOA, İrade Hususi, nr. 96, 4 C 1312) Memleketin bütünlüğü hususunda fevkalâde hassasiyet gösteren Sultan Abdülhamîd Han, Berlin anlaşmasının, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını isteyen 61. maddesini aslâ tatbik etmedi. Islahat yapılması istenilen yerler, Osmanlı tarihinde "vilâyât-ı sitte- altı vilâyet" diye anılan, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Mamuretülaziz (Harput ) ve Sivas vilayetleri idi. Aslında ıslahat adı altında, bu topraklar, Ermeniler tarafından göz dikilen ve kendilerine âit olduğunu iddia ettikleri yerlerdi(1). Başta İngiltere ve diğer Avrupa Devletlerinin tehdidlerine rağmen, bu hususta taviz verilmedi(2). Sultan Abdülhamîd Han, Rumeli'ndeki hıristiyanların fazlaca bulunduğu mıntıkalarda ıslahat ve imtiyaz hususlarında daima anlaşma yolunu tuttuğu halde, Ermenilerin iddialarının mevzuubahis olduğu unsur-u aslî olan Türk milletinin anavatanı Anadolu'da, sonu ayrılıkla neticelenecek olan bu nevi talepler karşısında sert davrandı. Nitekim Alman imparatoruna:-" Şarkî (Doğu) Anadolu'yu muhtariyete götürecek ıslahata gitmektense ölmeyi tercih ederim!" demişti. Aslında Rusya da Ermenilere karşı tedirgin idi. Çünkü, Rus sınırları içinde bulunan Ermeniler eğer müstakil bir devlete doğru giderlerse, kaybedeceği topraklar hayli fazla idi. Bu sebeple Ermenileri sadece Anadolu'da kışkırtarak faaliyet yapıyor ve kendi bölgesine dahil etmiyordu. E rmeniler devletler arasında bir yer edinemeyince, çeteler, komitacılar ve suikastçılar olarak meydana çıkmaya başladılar. Her tarafta terör havası estirmeye başlamışlardı. Yıllarca huzur içinde sadık bir tebaa olarak yaşadıkları Osmanlı Devleti'ne âdeta savaş ilan etmişlerdi(3).Sultan Abdülhamîd Han, Ermeni meselesinde taviz verme yanlısı olan sadrazam ve devlet adamlarını da azlettti. Bunun üzerine İngilizler, Ermenileri isyana teşvik ettiler. Doğu Anadolu'da çıkan Ermeni isyanları ile pek çok müslüman Ermeniler tarafından hunharca katledildi. Bunu önlemek için Sultan Abdülhamîd Han, Hamidiye alaylarını kurdu. Bu birlikler yerli halktan alınan askerlerden meydana geliyordu ve bölgenin asayişini sağlamakla görevli idi. Ermeniler Doğu Anad olu'da isyan çıkarmakla yetinmediler(4).Sultan Abdülhamîd Han'ı öldürmek için fırsat kollamaya başladılar. Saatli bir bomba ile Osmanlı sultanını şehid ettikten sonra Bâb-ı âlî'yi, Galata köprüsünü, Osmanlı Bankası'nı, tüneli, bazı resmi kuruluşlarla birlikte yabancı sefarethanelerini, hususi iş yerlerini havaya uçurmak, müthiş bir kargaşalık ve isyan çıkararak İstanbul'u kan gölü haline getirmek, böylece Avrupa devletlerinin müdahalesine sebeb olarak Ermeni meselesini halletmek için plan yaptılar. Suikastın elebaşıları Troşak Ermeni ihtilal komitesi reislerinden Bakü'lü Samoil Kayın diğer adıyla Kristafor Mikaelyan ve yardımcılarıyla, saatli bomba kurup patlatmada büyük bir usta olan Belçikalı anarşist Edward Jorris'e büyük miktarda para vererek bu işi yapmaya ikna ettiler. Jorris hazırlıklarını yaparak, bombayı 21 Temmuz 1905 Cuma günü patlatmaya karar verdi(5). O gün Sultan Abdülhamîd Han, namazını kıldıktan sonra, câmiden çıkarken, merdivenlerin başında Şeyhülislam Mehmed Cemâleddîn Efendi ile mutadından daha uzun konuştu. Oradan ayrılıp ağır ağır merdivenlerden inmeye başladığı anda bir kaç metre ileride yeri ğöğü sarsan büyük bir patlama oldu. Suikastten salimen kurtulan Sultan Abdülhamîd Han, büyük bir tevekkül ile Allahü Teâlâ'ya sığınmış, dimdik duruyordu. Bulunduğu yerden soğukkanlılıkla, ayakta, hâdiselerin gelişmesini takib etti. Vazifeli subaylara, hâdisenin olduğu yerden uzaklaşmak için kaçanları gösterip, yakalanmaları için emirler verdi, gür ve tok sesi ile; "Korkmayın!" diyerek halkı yatıştırdı. Yirmi altı kişi ölmüş, elli sekiz kişi de yaralanmıştı(6).Bu panik anında binlerce seyirci ve ecnebi diplomata karşı düşünmeden; "Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mes'ud olmasıdır. Bu uğurda, gece-gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsn-i niyetimin min-tarafillah (Allah tarafından) mükafatı, şu hâdiseden, hıfz-ı Hüda (Allah'ın korumasıyla) emin olmaklığımdır (kurtulmamdır). Onun için, Cenab-ı Hak 'a şükür ve hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evladlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır (yaralanmaları ve ölmeleridir). Buna ilelebed teessüf ederim. Tebeamın hakkımda göstermiş oldukları hissiyata bütün samimiyetimle memnuniyetimi beyan eyler, afat-ı semaviyye ve arziyyeden (göğe ve yere ait afetlerden) korunmaları için dua ederim" diyerek temiz kalbliliğini, milletinin olgun ve şefkatli bir babası olduğunu gösterdi.Bomba hâdisesinden sonra yapılan tahkikat ve muhâkeme sonunda tevkif edilenler ve Belçikalı Jorris, Belçika elçisinin huzurunda bütün yaptıklarını itiraf etti ve idama mahkum edildi. Fakat bu anarşist, sınır dışı edilmedi ve kendisini tutanlara karşı kullanıldı(7).Sultan Abdü lhamîd Han'ın hizmetine giren bu anarşist, daha sonra Avrupa'ya giderek burada Osmanlı Devleti aleyhine yapılan bütün komplo ve propagandaları pâdişâha bildirdi.Sultan Abdülhamîd Han, hiç bir Ermeni'yi haksız yere cezalandırmadı ve onları bir soykırıma tâbi tutmadı. Büyüklük gösterdi, böyle bir hâdise olmamış gibi davrandı. Buna rağmen bir kısım Ermeniler ve bazı Avrupalı muharrirler tarafından Sultan Abdülhamîd Han'a kızıl sultan lakabını taktılar. En hazin tarafı ise, bu lakab daha çok Sultan A bdülhamîd Han'ın düşmanı olan bu vatanda yaşayanlar tarafından kullanıldı.ERMENİ KÂTİLİNE ALKIŞ TUTAN TÜRK AYDINI ! ? 1905 senesi 21 Temmuz Cuma gününe rastlayan "Selamlık Resm-i âlîsi"nde Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın, Yıldız Câmii'nden çıkacağı sırada kendisini öldürmek üzere Ermeniler tarafından saatli bomba patlatılarak yapılan suikasde son devir kaynaklarımızda "Bomba hâdisesi" denir. Bu hadisenin asıl utandırıcı tarafı bombanın atılıp, suikast yapılmasından ziyâde, Türk aydını diye geçinip bu milletin evladından olduğunu iddia eden bazı kişilerin Ermeni anarşistlerini alkışlayıp, bombayı Adülhamid Han'a isabet ettiremedikleri için de en az Ermeniler kadar üzülmeleridir. Tevfik Fikret denilen kişinin "Bir lahza-i teahhür" ismindeki hâinâne şiirinde (aslında hezeyân) yalnız Pâdişâh'ı ortadan kaldırmak değil, bütün Türk vatanını parçalamak isteyen Ermeni anarşistlerine karşı "ey şanlı avcı" diyecek kadar ihânet içinde olması hakikaten târihe sığmayacak kadar utanç verici dir.Ey şanlı avcı, dâmını beyhûde kurmadın, Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın. Yine bir târihçi olan Ahmet Refik'in, bomba hâdisesinden sonra yapılan resmî tahkikattan söz ederken şu satırları nasıl yazabildiğine ve yazarken millî duyguları nasıl rencide olmadığına hayret etmemek mümkün müdür? -" Nihayet, hakîkat tamâmiyle meydana çıkarıldı. Osmanlı milletini Abdülhamîd'in zulmünden kurtarmak için bu kahramanca hareketin Ermeni vatandaşlar tarafından icra olunduğu anlaşıldı". Osmanlı Devleti'ni batırmış bir çetenin içinde bulunan Enver Paşa ve arkadaşları da, Ermeni kurşunları ile can verdiler. Koskoca bir devleti batırmayı başarmış olmasına rağmen, Enver'e sıkılan kurşunların sâhibine yani Ermeni kâtiline şanlı avcı diy ebilecek bir Türk çıkabilir mi?.DÜNYA SİYÂSETİ VE SULTAN ABDÜLHAMÎD HAN Yirminci asrın başlarında dünya yeni bir bloklaşmaya doğru hızla ilerliyordu. Devletler arasındaki menfaat çatışmaları süratli bir şekilde sıcak çatışmaya doğru gidiyordu. Anlaşmalarla devam eden sükûnetin artık devam edemeyeceği savaş çatırtılarını ortaya çıkarıyordu. Süper güç olma peşindeki devletler, çok hızlı bir şekilde silahlanmaya ve ekonomik güçlerini artırmaya çalışıyorlardı. Fikir cereyanları yanında, ekonomi k sömürgeler ve ortak pazarlar arayışının yarışı yapılıyordu. İhtiraslı devlet adamlarının idâre ettiği milletler, anlaşmazlıkların kol gezdiği bir durumda yaşamakta idiler. Devletler çok hassas çıkar dengeleri üzerine kurulmuş bir terazide bulunuyorlardı. Osmanlı Devleti'nin başkentine dayanan Rusya'ya karşı İngilizlerin aracılığını temin etmek, Kıbrıs'ta muvakkaten bulunmasını temin etmekten geçmişti. Şüphesiz ki, dünyadaki bu gelişmeleri Sultan Abdülhamîd Han, çok yakından ve en ince teferruatına kadar takip ediyordu. Fakat, muhtemel bir savaşta taraf olması ihtimalinde çok hassas olmasını da biliyordu.Bilhassa Osmanlı Devleti'nin münasebette bulunduğu devletler içinde Almanya, Rusya, İngiltere, Avusturya, Fransa ve İtalya vardı. Bu devletler, kendi aralarında amansız bir rekâbet içinde idiler. Bu devletlerden bilhassa Almanya, ilim ve teknik bakımından kısa zamanda ilerleme kaydetmiş, diğer devletlerin endişesine sebep olmuştu. Almanya'nın dünya için bir tehlike olduğu fikri vardı ve bunun için bloklaşmalar başlamıştı.Singapur müslümanlarının Osmanlı Devleti'nden yardım ve himaye isteklerine dâir bir vesika (BOA, Y. A. Hus., 380/54) İşte, bu rekabet içinde Sultan Abdülhamîd Han, devlet ve milletini en az zararla selamete ulaştırmak istiyordu. Alman imparatoru, bütün dünyayı gezmeye başladı ve İstanbul'da Sultan Abdülhamîd Han'ı da ziyaret etti(8). Bu ziyaret esnasında iki devlet arasında bir yakınlaşma meydana gelmiş ise de, Sultan Abdülhamîd Han bu yakı nlaşmaya karşı milletinin menfaatine olacak rekabeti tercih etmişti. Sultan Abdülhamîd Han, Osmanlı Devleti'nin kaderini bir devletin tekeli altına sokacak kadar düşüncesiz değildi. Zaman zaman diğer devletleri de kollayarak müthiş bir denge meydana getirmişti. Bir yere taraf olmak demek her an karşı taraf ile savaşa hazır olmak demekti. Bunun için Osmanlı Devleti hazır değildi. Fakat vuku bulacak bir büyük harpte, tarafsız olmak, neticede devleti çok kârlı çıkarabilirdi.Almanya birliğini tamamlayınca İngiltere de boş durmadı ve karşı tedbirler almaya başladı. İngiltere'nin büyük dünyasının yolu Osmanlı Devleti'nin topraklarından geçiyordu. Doğuya giden yol üzerinde Osmanlı Devleti mevcuttu ve İngiltere'nin bütün dünyaya yayılan imparatorluğ unun nüfusunun ekserisi müslümandı. Osmanlı sultanı ise, Halife-i Müslimîn idi. İngiltere bu durumu gözardı edemezdi ve bunun için Osmanlıya yakın olması ve onu içten parçalaması icap ediyordu(9).Sultan Abdülhamîd Han'ın İngilizlere karşı elinde tuttuğu en büyük güç, hilâfet gücüydü ve tahttan indirilene kadar da bu gücünü kullandı. İki devletin siyaseti yine iki şekilde tezahür edecekti. Ya karşı karşıya gelinecek veya aynı tarafta bulunarak ortak çıkarlar üzerinde mücâdele edilecekti. İngiltere, Ruslara karşı bilhassa Kırım harbi esnasında Osmanlı Devleti'nin üstünlüğü için çırpınmış, onlara fazla imkân tanımamıştı.Fransa ise ikinci bir tehdit mevkiinde bulunuyor, gözünü bir kaç toprak parçasından başka yere çevirmek istemiyordu. 1870 senesinde Prusya'dan yediği darbenin hâlâ etkisinde idi ve kendini toparlamaya çalışıyordu. Fransa Almanlardan intikam almak, Akdeniz'deki Osmanlı mirasına konmak için mücadele veriyordu. Mısır'ı çok istemesine rağmen, karşısında İngiltere o lunca buradan feragat etti. Bu sefer gözünü Libya bölgesine ve bilhassa Trablusgarb'a dikti.Bütün bu sonsuz arzu ve isteklerin tahakkuku ancak bloklaşmadan sonra husule gelebilirdi. İngiltere, Fransa'nın Almanya düşmanlığını kullanarak, Fransa'yı yanına aldı. Biraz sonra ortak çıkarları olduğunu düşünerek bu birliğe Rusya da katıldı. Böylece meşhur üçlü itilaf gücü oluştu. Bunlar karşısında Almanya ise Avusturya'yı Ruslara karşı kendi yanına çekti ve iki devlet arasında yakınlaşma oldu. Bu birliğe İtalya'da dahil oldu ve ittifak-ı müsellese yani üçlü ittifak kuruldu. Sultan Abdülhamîd Han, bu devletler gruplaşmasının ısrarla dışında kaldı. Yalnız İngilizleri şımarık davranışlarından dolayı hizaya getirmek için Almanya'ya biraz güler yüz g österdi. Almanya'ya Bağdat demiryolu ihalesini vererek İngiltere'nin emellerine gem vurdu. Aynı zamanda Osmanlı ordusunun teçhiz edilmesi ve yetiştirilmesinde Almanya'dan istifâde etti.Sultan Abdülhamîd Han bilhassa, İslâm âlemi ile yakından alakadar oluyor, dünyanın öbür ucundaki müslümanlara heyetler gönderiyor, İslâm cemaatleriyle haberleşiyordu. Uzakdoğu'ya, Afrika'ya gönderdiği heyetlerle, müslümanların birlik ve beraberliğini hilâfet makamının sahibi olarak temin etmeye çalışıyor du. Müslümanların halîfesi sıfatiyle Hindistan'a, Çin'e, Hindiçin'e, Cava'ya, Orta Asya ve Afrika'nın içlerine kadar kendisini temsil eden heyetler gönderiyor, buralardaki müslümanlara, bütün müslümanların manen bağlı bulunmaları icabeden bir halîfenin mevcudiyetini duyuruyor, yüz milyonları aşan İslâm ülkelerinde cuma günleri hutbede Halife-i müslimin Sultan Abdülhamîd Han'ın adının okunmasını temin ediyordu. Bu gayretli çalışma dolayısıyle hilafeti temsil eden Türk bayrağı, Orta Asya'dan, orta Afrika'ya, Endonezya'ya kadar uzanan İslâm dünyasında bir sevgi ve itimat sembolü olarak dalgalanıyordu.İşte İngiltere'yi tedirgin eden asıl şey bu idi ve bundan son derece çekiniyordu. Çünkü, yüzlerce, binlerce kilometre uzaklıkta ve toprak sınırı bile bulunmayan bu insanlar ile kurulan bu manevi birlik, maddi güçten daha tesirli görünüyordu. İngilizler bu büyük gücü dağıtmak ve halîfenin nüfûzunu kırmak için, Osmanlı tabiiyetinde olan memleketler ve milletler arasında meydana getirmeye çalıştığı ihtilal ve ayrılma hareketlerini hızlandırdı. İngiltere, Osmanlı Devleti'nin ve onun halîfesinin gücünü en kolay Arap yarımadasında kırabileceğini düşünerek harekete geçti. İki yönde faaliyete başladı. Birincisi Basra ve Kuveyt bölgesi ve diğeri de Akabe körfezi idi(10). mb-bilgi@dumlupinar.edu.tr |